Ahmed Arif Olmak...
Abdullatif Gözeler

Ahmed Arif Olmak...

Ahmed Arif deyince, aklıma ilk olarak – “hasret ”   geliyor. 

Öyle ya  hasret kelimesinin vücut bulmuş halidir Ahmed Arif, tam yerinde bir söz olur sanıyorum. Yaşamıyla,

şiiriyle sevdasıyla, öyküsüyle koca bir çağdır Ahmed Ahmed Arif. 

 

Asıl ismi Ahmed Önal’dır.

Aslen Diyarbakır’lı olsa da 1925 yılında siverekte dünyaya gelir Ahmed Arif.

 

Ortaokul ve liseyi Afyon’da okur ve Afyon Lisesi’nden mezun olur. Şiir yazmaya da lise zamanında başlar.

Şiir bir tutku olur Ahmed Arif için. Türk şiirinin en büyük şairlerinden biri olacak Arif,15-16 yaşlarında başlar mürekkep kurutmaya.

Üniversite hayatına  Ankara Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi Felsefe bölümüne girerek başlar.

Ve asıl hayatı da üniversite hayatı ile birlikte başlayacaktır Arif’in.

Yazdığı şiirlerin arkdaşlar arasında elden ele dolaşmaya başlaması; tutuklanmaları, göz altıları hatta, fizksel işkenceleri çeşitli eziyettleri de beraberinde getirir. Ve daha sonra birçok kez tutuklanır, hapis yatar.Ve yine tam da bu sırada, uğurunda Hasretinden Prangalar eskiten, mısralar çeken Leyla Erbil ile tanışır. Türk edebiyatının nadir kadın, şiir ve romancılarından olan Leyla Erbil… Mektuplaşmalar başlar Arif’le Leyla arasında. İlk başta birbirlerini sevmiş olsalar da ne yazık ki bu aşk daha sonraları hasret olarak kazınacaktır Ahmed Arifin yüreğine. Karşılıksız kalır Ahmed Arif. Yine bu sıralarda eşiyle tanışır Leyla Erbil. Evlenir. Lakin mektuplaşmalar hala devam eder. Ahmed Arif, Leyla Erbil’den kopamaz bir türlü. Mektuplaşmalar uzun bir süre devam eder. Bu süreç içerisinde Ahmed Arif’te şiir yazmaya büyük bir özenle devam eder tabi. Memleket ve Yâr hasretiyle yazdığı şiirleri halk tarafından çok ilgi görmektedir. Büyüteç çerçevesi altında yazdığı şiirleriyle halka ayna tutan Arif, Anadolunun karmakarışık oluğu,sanatçıların ağır baskı altında tutulduğu dönemde bile tüm içtenliği ve cesaretiyle yazmaktan vazgeçmedi. O tıpkı mısralarında yazdığı gibi bir şairdi.

 ...

“Ve ben şairim; namus işçisiyim yani. 

Yürek işçisi.

Korkusuz, pazarlıksız, kül elenmemiş...”

 

O diğer bütün büyük şairlerde olduğu gibi özgünlük niteliğini taşıyordu. Farklıydı. İmgeleriyle biçimiyle, biçemiyle farklıydı. Onun şiirlerinde imge bütünü teşkil ediyordu. Öyle ki onda bulunan imge yeteneği, o zamana kadar hiçbir şairde görülmemişti. Tek kelimeyle bütün şiirde anlatmak istediğini anlatırdı. Kelimleri ustalığının bütün maharetiyle dizerdi.

Ritmi vardı şiirlerinin. Bugün onun şiirlerinde yakalayabildiğimiz ahengin, ritmin ve müzikalitenin zevkini pek az şairin eserlerinde tadabiliyoruz.

Sadelikten yanaydı Arif. Kelimeleri birbirinin içine saklamak yerine apaçık kullanırdı. Ben, pek anlama gelmeyen kelimelerin kitaplaştığını, destanlaştını ilk defa Arif’in şiirinde fark ettim.

Bir çağı canlandırırdı şiirlerinde.  Anadoluyu anlatırdı. Tütün işçilerini…  Hep ezilen insanlara yer verirdi şiirlerinde. Hatta rahatlıkla söylenilebilir ki, o insanlardan biri de kendisiydi.

Şiirlerinde tüm halka hitap ederdi. En üst kesimden en yoksul kesime kadar dolaşır dı şiirleri elden ele. Öyle ki dağdaki eşkıyalar bile Zazaca'ya çevirir birbirlerine okulardı. Şimdi bile büyüklerimden işitirim: onun şiirlerinin yazıldığı gecenin sabahında ülkenin gündeminin büyük bir kısmınını oluştururduğunu. Çünkü o halkın sesini taşıyordu mısralarına. 

Haykırırdı memleketini. Halkını, sevdasını ve hasretini. Şiirlerinde eskilerden izler taşıyordu. Pir Sultan’dan, Köroğlu’ndan, Şeyh Bedrettin’den. Buna rağmen, en çok kendisiydi. 

Yaşamı boyunca fazla şiir yazmadı diğer şairler gibi. Oğlu, Ahmed Arif’e ; neden yazdığı şiirlerinin sayıca az oluğunu sorunca  Arif Arif,  “Bir tane olsun adam gibi olsun “ dermiş. Hatta ve hatta onun bir şiirindeki sadece iki kelime için tam 17 yıl beklediğini biliyoruz. İşte Ahmed Arif, boşunalıktan o kadar uzaktı. 

 

Geceleyin yazardı şiirlerini. Gecenin farklı bir anlamı vardı, onun için. Birde şiirlerini hep kafasında yazardı. Kafasındaki şiiri tamamladıktan sonra kaleme alırdı ancak.

 

Dilden dile çevrildi şiirleri. Eserleri bugün bile zevkle dinlediğimiz pek çok büyük sanatçılar tarafından bestelendi, seslendirildi.

 

Dedik ya, yaşamıyla öyküsüyle, hasretiyle Ahmed Arif’ti o. Ama en çok sevdasıyla Arif’ti. Onu yazıp sevdasını anlatmamak olur mu? 

   Biz, onun ne denli sevdalı olduğunu, Hasretinden Prangalar eskittim’de anlayabildik; Ay Karanlık şiirinden anlayabildik. Kendisinin Makam-ı Yusuf adını verdiği ceza evinde yatarken, yazdığı şiirleri okuyup ta; baştan sona hasret olan dizeleri görmemek mümkün mü?

Hani diyordu ya dizelerinde: 

“ Gitmek,

Gözlerinde gitmek sürgüne.

Yatmak, 

Gözlerinde yatmak zindanı.

Gözlerin hani?”

 

Leyla Erbil’in yaşamının

sonlarında Ahmed Arif’ten alıp, sakladığı mektupları kitaplaştırmaya karar verdikten sonra ancak derlenip bizlere ulaşan  Leylim Leylim adlı eserde çok daha iyi anlıyoruz yüreğindeki hasreti ve karşılıksızlığı. Yine bu eserde de altını çizmeye kıyamadığım için ezberimde tuttuğum şu satırları hatırlarım: 

“Leylim,

Merhaba canım. Mektubun gecikti gene. Belki de ne yazacağını kestiremiyorsun! Oysa adını yazman yeter. Görünce içim aydınlanıyor.”

Velhasıl kelam, benim Ahmed Arif ile ilgili söylediğim bir sözüm vardır;

 Ahmed Arif okumak vardır. 

Ahmed Arif olmak birde.

 Evet. Onu okumak anlamak gerçekten güzel. Ama birde Ahmed Arif olmak vardır hayatta. Ahmed Arif gibi; korkusuz, cesur, açık yürekli.

Ahmed Arif gibi; Sevdasıyla çağlayan, çağlarca yaşayan...

 

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Kayıp Muhabiri Arayan 2 Asker Şehit Oldu.
Kayıp Muhabiri Arayan 2 Asker Şehit Oldu.
Cuma namazı kaç rekat cuma namazı kılınışı anlatım
Cuma namazı kaç rekat cuma namazı kılınışı anlatım